SES
Snowtown, 1992-1999 yılları arasında, pedofil
ve homoseksüelleri toplumdan temizlemeyi amaç edinen John Justin Bunting’in
liderliğinde, güney Avustralya’nın Snowtown kasabasında işlenen cinayetlerden
hareketle çekilmiş bir film. İlk oyunculuk deneyiminde oldukça iyi bir iş
çıkardığı söylenebilecek Lucas Pittaway’in (fazlasıyla Heath Ledger’ı andırıyor)
canlandırdığı Jamie Vlassakis’in dilinden anlatılan etkileyici bir rüya tasviri
ve bir aracın camından çekilmiş izlenimi veren görüntülerle açılıyor film. Bu
rüyada bahsi geçen, koltukta oturan bir adamın kesilmiş boynunda acı içinde
havlayan köpeğin sesi, tekdüze ve endüstriyel bir ritim niteliği kazanarak tüm
film boyunca bize eşlik ediyor. Klasik anlatım kuralları açısından
bakıldığında, filmin başında duyduğumuz bir iç sesin, seyirciyi yalnız bırakıp
bir daha işitilmemesi ciddi bir hata olarak bile görülebilir. Ancak sanırım
yönetmen Justin Kurzel’in amaçladığı da bu tür bir “yalnız bırakma”: Jamie,
çevresinde olup bitenlere dayanamadığını hissettiğimiz, yüzünde vicdana benzer
bir şeyler yakalayabildiğimiz tek karakter. Yönetmen Kurzel, filmin dilini onun
yalnızlığı üzerine inşa ediyor. Tüm ses kuşağına yayılan, biteviye kendini
hissettiren, duyuran, asla dinmeyen ve filmin son sahnesinde ayyuka çıkarak
baştaki rüya sekansı ve otoyol imgeleriyle ilişkilenen ‘tak tak’ sesleri,
Jamie’nin parçası olduğu kıyım karşısındaki, ‘eli kolu bağlılığını’,
hareketsizliğini, çaresizliğini dile getiriyor. Böylelikle Kurzel, baştaki rüya
anlatısı ve iç sesle, tüm filmi Jamie’nin hikâyesine dönüştürüyor: ‘Bu sesler
dinsin artık’ diye yalvaran bir gencin hikâyesi bu. Seslerin dinmemesi, aksine
giderek yükselip bütün bilinci kaplaması ‘kötülüğün kanıksandığı’ noktaya
işaret ediyor: Kapının üzerimize kapandığı final sahnesi bu. O son noktada,
artık Jamie’nin yüzünde vicdan ya da merhamet bile göremiyoruz. Tam bir
kabullenme hali var. Belli ki, artık ‘iyilik’ denen şeyle, vicdanla, merhametle
ilişkisi de kesilmiş; tek isteği o acı çeken köpeğin susması, ama artık niye
susmasını istediğini de bilmiyor. Snowtown,
Jamie’nin rüyasıyla başlıyor ve bilincinin bütünüyle o rüyadaki hale büründüğü,
ahlakla, kültürle, toplumla bağları kesilmiş, tek ve mutlak (bütün bir ömre
yayılabilecek denli kuvvetli) bir ‘yeter artık dinsin bu sesler’e dönüştüğü
noktada sona eriyor.
İMGE
Kurzel’in baştaki rüyayı temel
alarak kurduğu ‘ses tasarımı’ ve bu yolla, tüm pelikülü Jamie’nin zihnini
mesken tutan bir bilinç yolculuğuna çevirmesi takdire şayan. Gündelik
ritüelleri ve deyim yerindeyse ‘günlerin köpüğünü’ uzun uzadıya kapsayan (yemek
yeme, hayvanlarla kurulan ilişki, masa sohbetleri vs.) natüralist ya da
gerçekçi olarak nitelenebilecek anlatım da ‘kötülüğün bayağılığını’,
dünyeviliğini göstermek, kötülük denen şeyi metafizik bir şey olmaktan çıkarıp
dünyaya indirmek, fizikselleştirmek için kullanışlı bir araç. John Bunting’in
çevresindeki insanları kendine benzetmeye çalışan (“vur şu köpeği”),
benzetemeyince de yok etmeye yönelen bakışları, evet belki ancak böyle bir
estetikte kendine yer bulabilirdi.
Yine de Snowtown’ın, yaşanan vahşete dair yaratmaya çalıştığı ‘gerçeklik’
etkisinin, oldukça sinir bozucu bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Tam olarak
ifade edemediğim, ama seyirciye içten içe “bakın bunlar yaşandı, ne kadar
dehşet verici değil mi” demeye çalışan, seyirciyi bu dehşetin ‘gerçekten
yaşanmış oluşuyla’ etkilemeye, tavlamaya, tedirgin etmeye çalışan bir estetik
bu. Reality şovlardan ya da işkence pornosu olarak adlandırılan korku
filmlerinden bir parça taşıyan ve son kertede filmin felsefi duruşu ne olursa
olsun kötülüğü bayağılaştırmak bir yana, ‘orada, o banyoda vs.’ yaşandığına
dair bir hisle kötülüğü kutsayan, egzotikleştiren, etrafını yaşanmışlığın
halesiyle (seyirci üzerindeki o pornografik etkisiyle) çevreleyen ve böylelikle
ona tanımlanamaz bir içerik katan bir estetik. Filmin bize anlatmaya çalıştığı
şey ne olursa olsun, bu estetik büyüleme çabasından dolayı, John Bunting’e
alelade bir Neo-nazi olarak bakamıyoruz. Sanki ona ve davranışlarına sürekli
bir korku efekti, bir “uuuuu” sesi eşlik ediyor ve “bakın dünya tarihindeki en
dehşet verici seri cinayetleri gösteriyoruz size” duygusu filmi ele geçiriyor.
Şunu söylemek gerek, bu estetik, filmin yaratıcılarının amacı, sanatsal
emelleri, bağımsız duruşları vs. ne tür bir yapıya sahip olursa olsun ‘ticari’
bir estetiktir. Ticaridir çünkü kurmacalığını bilmez, ‘bakın bunlar yaşandı’dan
medet umar, Blair Witch efektine bel bağlar ve ‘gerçeklik etkisi’ yaratarak
seyirciyi tavlamayı ‘gerçeğin’ önüne koyar. Kurmacanın dile getirdiği, dile
getirebileceği düşünsel içerik, bu hissin arkasında kalır, unutulur gider.
Kötülüğe bu kadar ‘gerçekçi spot
ışığı’ tutarsanız, onu aydınlatmaktan, bayağılığına ışık tutmaktan ziyade, onu daha
da ‘anlaşılmaz’, ‘erişilmez’ bir şeye çevirirsiniz; kötücül bir cazibe
kazandırırsınız ona. Oysa bir Neo-nazinin davranışları ve eylemleri hiç de
anlaşılmaz değildir, aksine her açıdan basit ve özelliksizdir ve onları akıl
almazlıktan arındırıp ait oldukları yere (dünyeviliğe) göndermenin tek yolu da,
ardındaki “bu bir gerçek hikâye” mitine sırt çevirmek, günümüzün bu ticari
estetiğinden mümkün mertebe uzak durmaktır. ‘Gerçeği’ ancak, “bu bir kurmacadır
ve her kurmaca ‘gerçek’ dediğimiz o büyük ve ele avuca gelmez şeyden bir parça
taşır,” diyerek anlatabilirsiniz; aksi halde yaptığınız şey, amacınızdan
bağımsız olarak, sahte/yaratılmış bir gerçekliği, ona sahicilik katan sinematik
araçlarla pazarlamaya denk düşebilir.


0 yorum:
Yorum Gönder